Arzu's profile˙·٠•●●•٠·˙*¨`*:•.ARZU.•:...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
˙·٠•●●•٠·˙*¨`*:•.ARZU.•:*¨`*˙·٠•●●•٠·˙September 02 Merhaba
April 09 ********************
I
Filmin en can alıcı ve hıçkırıklarımı artık gizlemeye çalışmadığım şarkısı... Bu şarkı... Ayla Dikmen - Anlamazdın Sevilirken bilmedin mi? Ben söylerken gülmedin mi? Falımızda hasret var, ayrılık var demedim mi? Anlamazdın anlamazdın, Kadere de inanmazdın. Hani sen acı veren kalpsizlerden olamazdın? Dilerim ki mutlu ol sevgilim, Ben olmasam bile hayat gülsün sana. Günahım boynunda, ağlayan bir çift göz bıraktın arkanda. Kalbim bomboş kaldı sanma, Acılar geçer zamanla. Aşka tövbe demem ben, Görürsün sevince yeniden. Anlamazdın anlamazdın, Kadere de inanmazdın. Hani sen acı veren kalpsizlerden olamazdın? Dilerim ki mutlu ol sevgilim, Ben olmasam bile hayat gülsün sana. Günahım boynunda, ağlayan bir çift göz bıraktın arkanda... ![]() love, i am so different aşk, öyle farklıyım ki love, i am so different than before aşk, eskisinden o kadar farklıyım ki love, can i be loved aşk, bana aşık olurlar mı? love, could i ever really be loved aşk, gerçekten bana aşık olurlar mı? love, if you ever find me i wonder aşk, merak ediyorum, bir gün beni bulursan eğer, will you try me i`m so different than before beni deneyecek misin? eskisinden çok farklıyım love, the kind that i`ve dreamed of aşk, hayalini kurduğum türü well let`s stop right here inside of me love peki, burda duralım hemen, tüm içim aşk love, where are you waiting aşk, nerede bekliyorsun in dark and smoky room i hear you singing to me karanlık ve dumanlı odada bana şarkılar söylerken duyuyorum seni love, let my voice take you aşk, sesim alıp götürsün seni and the song we make would be so different than before ve ikimizin yaptığı şarkı eskisinden çok farklı olsun ooh yes ahh evet the word is out, the time is gone kelimeler kifayetsiz, zaman uçup gitti begin again remember my love tekrar başla ve hatırla aşkımı make it strong güçlendir onu stretching out to everyone herkese elini uzatarak nothing replays hiçbir şey yeniden yaşanmaz this is what i want, this is what i make İstediğim bu, yaptığım bu every little thing gonna be alright ufak tefek tüm şeyler rayına oturacak one day or so you`ll be my love bir gün sen benim askim olacaksin this time you won`t mistake me bu sefer beni yanıltmayacaksın i`m ready love for you to take me with you aşk senin için hazırım; beni beraberinde götürmen için love, if you ever find me i wonder aşk, merak ediyorum, eğer beni bulursan will you try me i`m so different than before beni deneyecek misin, eskisinden çok farklıyım ooh yes ahh evet my love, i know when you found me i`ll rock yourself all around me aşkım, biliyorum, bulduğunda beni, ben her tarafımdan seni taşlayacağım then i ask you try me i am so different than before onun için soruyorum, beni dener misin diye, eskisinden çok farklıyım ooh yes, ahh evet my love i know you`ll show me the words aşkım, biliyorum bana kelimeleri sen göstereceksin Bir aşk için yapabileceğ in her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan,için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir ise yaramayacaktır. Sen kendini paralarken o bahaneler bulmaya hazırdır.Hani ağzınla kus tutsan "Bu kusun kanadı neden beyaz değil?"diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman.Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.Sen,"Ama senin için sunu yaptım" derken o,"sunu yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen askı yaşanması gerektiği gibi yasadın.Özledin, içtin,ağladın,güldün,şarkılar söyledin,düşündün,şiirler yazdın."Peki o ne yaptı "deme.Herkes kendinden sorumludur aşkta.Sen askını doya doya yasarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yasıyorsa,ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için?Hayati ıskalama lüksün yok senin.Onun varsa,bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.Her zamanki gibi yaşayacaksın sen."Acılara tutunarak" yasamayı Öğreneli çok oldu.Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil... Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki....Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor. Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana. Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası. Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun asıl olan yürektir. Yürek sesi ne bilmeyenler, yada bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yaşadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini... Nazım Hikmet / (Tahir ile Zühre...)
Acaba ne kadar yara aldık sevgi savaşında ? Ne kadarını gösteriyor, ne kadarını gizliyoruz ? ne kadarı açık yaralarımızın, ne kadarı iç kanamalarımız ? Zaferler çıkarabildik mi mağlubiyetlerimizden ? Siz gerçekten denediniz mi?
Yoksa pencereden hayatı mı seyrediyorsunuz? January 11 *****
July 25 *****Bilmemek. Sadeleştiriyim derken içinden çıkamıyorsan birşeylerin, Vücuduna ara sıra giren kramp şeklinde seni sersemleştiren duygular varsa, Alıp başını gitmek ne kelime vuramıyorsan bile onu duvarlara, Ya da başkasına acı çektirmek isterken beceremiyor çuvaldızı en dipten hep ama hep kendine saplıyorsan, Sen gözlerini kaçırmak istemesen de gözlerin senden dahi kaçıyorsa, Diline gelen geri midene iniyorsa, Yutkunurken kelimeler boğazına batıyorsa, İnceden "geçen vakti" kafaya taktıysan, Ya da "geleceğe yolculuk" turlarında en önde yer ayırttıysan, Her gece başını yastığa koyduğunda aniden kalkıyorsan, Aklın fikrin durmadan firarda, Ayakların sebepsiz yere havadaysa, Bir de üstüne olup olmadık anda gereksiz yere gelen sinir krizlerin varsa.......... Ne yapılması gerektiğini bilmiyorum :) Tüm bu durumlar mevcutsa o insana ne olur onu da bilmiyorum!! Hiç birşey bilmeden ya da bilmek istemeden, öyle işte, bilsem ne olacak ki dedikçe ye dur kendini!!!! Aslında şu da var; herkes o kadar çok bilmiş ki ben bilmeye lüzum görmüyorum, evet, böyle yaşanabiliyor!!!!!!!!! Burukluklara dokunursak, eşelersek biraz daha biraz daha deyip dişimizi sıkarak, volkan misali patlıyoruz çünkü
sonunda... KEREM GİBİ Hava kurşun gibi ağır!! O diyor ki bana: «Deeeert Ben diyorum ki ona: Hava toprak gibi gebe. Özlemek
Özlemek denince ilk aklıma gelen kolalı jelibonlar olur hep. “Bir pakette sonsuz jelibon olsa” derdim küçükken. Ağzıma atınca patlayan sakızlar… Deli gibi sağa sola koşarak yakar top oynamak. İkinci dondurmada fırça yemek anne babadan. Yazlıkta bir grup “küçük” olarak defalarca ev-bakkal arası koşturduğumuz anlar.
Sonra kışın bahçeye çıkamayınca pencerenin arkasından bakıp da yazı özlemek. “Bir an önce yaz gelsin.” deyip de bisiklete bineceğim anı hayal etmek. Akşam mahallede yarım saat daha fazla kalabilmek için karın ağrısı çekmek. Sevdiğimiz dersi özlemek. Uzaktayken kavuşmayı özlemek. Köfte-patates ikilisini özlemek.
Özlemek çocukken hep güzelliklerle ve heyecanlarla dolu olmuş. Yıllar geçtikçe özlem yük katmış anlamına. Daha mantıklı daha ağır duygular girince hayatımıza özlemek bir iç geçirişe kadar gelmiş. Hafta içi günlerde Cuma’yı beklemek ve hafta sonuna özlem duymak olmuş . Özlem duygularla daha iz bırakır olmuş sonralarda. Paylaşılan güzel zamanların, heyecanların ve ardında iz bırakan tüm anların bir bütünü gibi büyür olmuş özelden genele. Özlem denince aklıma balonlar gelir bir de.
Bazen özlemlerimiz bir balonu ipinden tutarak bakmaktır ona aşağıdan. İpini bırakınca elimizden uçup gider ve gitgide yükselir. Yükseldikçe uzaklaşır ama uzaklaştıkça küçük gelmeye başlar gözümüze. Ve koskoca gökyüzünde birkaç dakika sonra göremeyiz bile artık ne rengini ne kendisini.
Kavuşmak varsa sonunda özlemin, ona ulaşana kadar geçeceğimiz basamaklardan daha hızlı çıkmak isteriz. Biri olsa da arkadan ittirircesine hız katsa bize. Özlediğimiz şeye olan kavuşma inancımızdandır koşarkenki hızımızın artışı. Bazen ise içimizden öyle çok şey götürür ki, ertesi sabah uyandığımızda birkaç yük birden ağırlaştığımız bile olur.
İki ucu keskin bıçaktır benim özlemim. Güldüğüm bir an sanki sırtıma bıçak saplanırcasına varlığını kafama vurur. “Unutma” der. Zaten unutamam ki !!! Bir akşam sahilde yürümektir özlemim sana sımsıkı elele. Akşam olsa da sesini duysam diye zamanın akışını istememdir. “Yatıcaz-kalkıcaz-yarın olacak-buluşacaz” diye heyecanlanmaktır. Yanımda olduğunda “yakındaki uzak” oluşundur. Ortak kurulan bir hayali paylaşmaktır manzaralı bir yolda arabayla giderken. “Canım” kelimesidir yüreğimden çıkarcasına. “Sana bir şey olursa yaşayamam ben” demektir. Arkandan bakmaktır el sallamak için. Gözlerine bakmak değil içine akmaktır çoğu zaman. Bir an kapalı olsa da gözüm açtığımda yanımda görmektir seni.
Işığı kapatıp kahvenin fincanda köpürmesini beklemektir beraber. Elime yapışan sakızı çıkarmaktır. İçine sıcak suyu koyduğunda rengi değişen bardağında beni hatırlayacağını düşünmemdir.
Ve benim sana olan özlemim: “Asıl ben seni çok özlemişim.” deyişinin yanına o hayali çiçeği eklememdir. Biraz senden biraz benden. Bugün seni özlüyorsam bil ki asıl olan içimdeki sestir.
İnsanı mum gibi içine eriten özlemler de yaşanmak içinse, o mum bitip mecburen sönene kadar yaşanacak demektir. 'GİTME, KAL'DAN ÖNCE SEV BENİ!... Keşke hiç çıkmasaydın karşıma, şimdi bensiz bir yerlerde nefes alacaksın ve bu canımı daha çok acıtacak... Dedi genç adam, havaalanında, uçağa binmek üzereyken yetiştiği kadınına. Arkasına bakmadan gitti kadın, bindi uçağına, adımları geri saya saya... Bitti... Bir ilişki daha... Televizyon dizisinde de olsa nerede bir ayrılık yaşansa içim cız ediyor benim. Dayanamıyorum elvedalara. Kendim 'cesetlerim'den minare kuracağım o başka... Şaşılacak bir şey yok gerçi. Başkalarının ilişkilerine gösterdiğimiz özeni kendimizden esirgeriz değil mi biz?.. En yakın arkadaşlarımız hiç ayrılmasın isteriz mesela. Anlaşamasalar da çok yakışır onlar birbirlerine, öyle güzeldirler, öyle kalsınlar, hiç bitmesinler dileriz. O mutluluk tablosu bozulmasın. Kimbilir içlerinde ne fırtınalar kopuyordur ama... Düşünmeyiz ki; bize sunulana bakarız, gördüğümüze kanarız. Keşke başkalarının mutlu olmasını istediğimiz kadar, kendimize de geçse sözümüz. Aynı mutluluğu kendimiz için de istesek, imrendiğimiz o tablonun bir parçası olabilmek için çabalasak ya biraz da. Yapmayız, tanıdığımız tanımadığımız herkese pek şefkatli, bir kendi ilişkimize acımasızız biz. Eski Türk filmlerini hatırlar mısınız?.. Siyah beyaz olanları... Esas oğlan esas kızı sever, kız da ona vurgundur hani. Cümlealem bilir aşklarını, bir onlar açılamaz birbirlerine. Gizli saklı dökerler gözyaşlarını. Kötü niyetli üçüncü şahısların sözlerine kanarlar, sevdiklerini başkalarından duyduklarıyla yargılarlar. Kavuşmazlar bir türlü. Kızmaz mıydınız siz de onlara, köklemez miydiniz tırnaklarınızı? "Yapma be kızım!.." diye bağırmaz mıydınız, duyacakmış gibi... "Söylesene be adam sevdiğini!.." Dilin ucuna gelir, yine de söylenmez sevgi sözcükleri. Hoş hep mutlu sonla biter Türk filmleri... Ama o mutluluğu yakalayana kadar çekilenler illet etmez mi ekran başındakiler!?.. (Belki de beni o filmler delirtti!.. Öyle çok seyrettim ki... :) Hayat da filmlerden farksız aslında. Hepimiz eski bir Türk filminin kahramanı gibi yaşamıyor muyuz ilişkilerimizi?.. Saklamıyor muyuz sevgi sözcüklerimizi: İçimizden gelene gem vurmuyor muyuz: "Şimdi olmaz, daha çok erken." Söyleyeni de söylediğine pişman etmiyor muyuz: "Üç günde kim kimi sevdi oğlum, yeme beni!.." (Sevmenin günü olur mu sahi?.. Bir günde sevenle, on günde seven aynı kefede tartılmaz mı yani?..) Sevgimizi saklamayı maharet sayıyoruz ne yazık ki... Kim daha çok saklarsa o kazanıyor. Söyleyen söylediğiyle kalıyor. Gün gelip de bittiğinde ilişki, bin pişmanlık biniyor aklına: "Keşke o kadar açık etmeseydim, hemen söylemeseydim sevdiğimi. Bak o söylemedi." Sevdiğini haykırmak insanı eksiltirmiş gibi... "Seni seviyorum..." demek çok mu zor ki... Ağaç kovuklarına, okul sıralarına, günlüklere, buğulu camlara içimizden geldiği an yazmasını biliyoruz da, iş söylemeye gelince, iki dudağın arasında bitiverince, niye yutuveriyoruz dünyanın en güzel iki kelimesini?.. Sevgi sözcüklerinin açık edilmesinin ayıp sayıldığı evlerde; sevgiyi kalbe gömmenin erdem olarak sunulduğu filmlerle büyüyoruz da ondan mı bu cimriliğimiz, bilmem ki... "Şimdi bensiz bir yerlerde nefes alacaksın ve bu canımı daha çok acıtacak" son çırpınışından daha kolay oysa. "Gitme, kal"dan önce, "Seni Seviyorum" diyebildiğimizde birlikte nefes almayı da öğreniriz belki... Amaçsız yaşanan yalan zamanlar
Acaba aynı rüyayı mı görüyoruz hepimiz, İstiklal caddesindeki insan kalabalığı gibi üstümüze mi geliyor gün içerisinde her şey? Herkeste bir telaş, herkeste bir yoğunluk ağızlardan çıkan hep aynı şikayetler “hic zamanım yok. çok yoğunum”, “benim vakit problemim var şekerim hiçbir şeye yetişemiyorum” Amacı olan insanların sözleri mi bunlar, hedefi doğrultusunda hareket eden insanlar gerçekten bu rüyayı mı görüyorlar acaba, yoksa hedefler yaşamımıza enerji mi veriyor. Oysaki yaşamın amacı, amacı olan bir yaşamdır, yaşlanmadan yaşamaktır. Yaşam canlılık, dinamizm demektir, yaşam sorumluluk almak demektir, yaşam hedef doğrultusunda hareket etmek demektir. Peki, hedef nedir? Hedef arzu ettiklerimiz arasından ulaşmaya çalıştıklarımızdır. Hedefi olan insanların istekleri az oluyor, çünkü istek ile hedef ters orantılıdır bu insanlar için. Birçok şeyi aynı anda isterken en güçlü, en önemli isteğimize ne kadar yakın olabiliriz ki? Yüreğinde güçlü bir istek olan insan, aynı anda birçok şeyi istemiyor, görmüyor bile… Çünkü başarıya giden yol ancak güçlü bir istekten oluşuyor ve her başarı aslında bir vazgeçiş, her vazgeçişin arkasından da mutlaka bir şey kazanmış oluyor insan. Başarılı olduğunuz dönemlere bakın, başardınız şeylerin oluşumlarına bakın, mutlaka o yolda ilerlerken bir şeylerden vazgeçmişsinizdir. Gerçekten kazanmak istediğiniz veya kazandığınız o hedef, o kadar güçlüdür ki yüreğinizde; harcanan zaman ve emek, ödediğiniz bedeller, uğruna yaşadığınız olumsuz deneyimler umurunuzda olmaz, canınız çok yansa da her birinin bir basamak olduğunu bilirsiniz. Sabır ve azimle yolunuzda ilerlemeye devam edersiniz. Çünkü hedefe giden o merdivende yüreğinizde hissedersiniz o sesi, sizi motive eden derinden gelen o biricik sesi; “Ne olursa olsun vazgeçme, az kaldı mutlaka başaracaksın!” Bir an çelişkiye düşersiniz iç sesinizle; “Öyle düşünmek kolay, gel de düşünce ve davranış tutarlılığında ol bakalım” dercesine feryat etmek istersiniz. Nasıl vazgeçerim öyle, arzularımdan, inandıklarımdan, alışkanlıklarımdan, yaşam tarzımdan. İç ses bu defa fısıldar güçlü bir şekilde… Eğer gerçekten başarmak istiyorsan vazgeçmelisin, az kaldı mutlaka başaracaksın… Kafanız karışır, tam ayağınız kayacakken birden motive olursunuz yeniden, artık geriye bakmadan merdivenleri sindire sindire çıkmaya başlarsınız, yaşadığınız her şey bir öğretiye dönüşmüştür, içinizdeki ses bu defa çığlık atar, “Sen elinden gelenin maksimumunu yap bırak eleyecekse hayat seni elesin…” Hayatın içerisinde iki tercih hakkımız var; ya iç sesimizin çığlığına kulak vereceğiz, hedefimiz olacak, sorumluluk alacağız, acısıyla tatlısıyla gerçek anlamda yaşadığımızı hissedeceğiz ve yaşlanmadan yaşayacağız ya da her şeyi aynı anda isteyecek, amacımıza ulaşmaya çalışırken amaçsız yaşanan yalan zamanlara yenik düşeceğiz. Ben yaşlanmadan yaşamayı tercih ettim bile peki ya siz? Gece Mırıldanmalarım... Gerçek mutluluk genelde anlarda saklıdır. Nadir aralıklarla, şöyle bir görünüp kaçan peri gibi.
****Bu akşam, Salacakta bir adam ve bir kadın aynı bankta yanyana duştu... Adam yılgın,bıkkın,huzunlu, uzaklara taaa uzaklara, Sarayburnu'na dogru, derin derin bakıyordu...Bir sigarasından, bir çayından içiyordu.... Yalnızlık gene pusu kurmuştu... Belli ki yalnızdı, ben gibi,bir nefes alımlık kaçmıştı buralara... nereye gitse ne yapsak yalnızız, yapayalnızız, kalabalık içinde bile... hepimiz öyle değilmiyiz ki? Belli ki Sadece kalbindekilerle yaşıyordu oda. Oturdugu yerden sigarayla çayın dumanı birbirine karışıyordu anlayamıyordu adam yanan sigara mıydı yoksa kalbimi? Düşüncelere daldı zamana karışan dumanla birlikte oflaya oflaya. Kadın sordu, yalnız değilsiniz dedi.Sizde ben gibi soluklanmak isteyenlerdenmisiniz dedi? Adam; cok mu belli dedi.... Düşündü, düşündü ömrü bitiyordu bi sigara gibi hayat ağzında kalan acı bi tat gibiydi belki de. Çayındaki lekeyi farketti kendisine benzetti fazla farkedilmeyen ama varolan küçük bi leke. Yalnızdı tüm gerçekler gibi ve farklıydı herkesden.. Çayı bitmişti sigarasıyla birlikte. Kalktı arabasına yönelirken farketmedi pembe gözlüklerini düşürdüğünü yoluna devam etti.. Yine yalnızdı.. Acaba, pembe gözlükleri düşürmemek, düşürme ihtimaline karşı da yanımızda yedek gozluk taşısak mı? Yalnızlık bir bestedir..Yalnızlık ''yaşanınca tükenir'' inancına sahip olanların bestesidir..Bu besteyi duyan milyonlarca insan,birçok çiftten daha mutludur aslında.. Ezgisini mutluluktan almıştır çünkü bu şarkı..Mutluluğun size düşen payını almış,bir kaç öksüz notayla birleştirip sunmuştur size..Bilinen en dürüst gerçek budur yalnızlığa ait.. Biraz dagınık bir yazı oldu ama, gece gece uykusuz ancak bu kadar toparlayabildim, Kendi ve yazıları dagınık Arzu
Bayram ozlemi...
"Bayram gelmiş neyime" demeyeceğim, bu bayramda dememde... Ama kalmadı tadım tuzum bayramdan yana bu 28 inci bayramımda da... Keşkelere yer yok hayatımda der ya insan bazen daha mutlu hissetmek için kendini...Ben diyorum,hemde büyük bir özlemle ve keşke dolu cümlelerle...Keşke hala çocuk kalabilseydim... Keşke sabah çıkıp o kapı senin bu kapı benim, elimde poşetim, olmadı ceplerimi, doldurabilseydim rengarenk şekerlerle, çikolatalarla... Keşke hala o eski çocuksu cesaretimi gösterebilseydim ev ev dolaşıp bütün yaşlı ne kadar amca teyze varsa özellikle mahallenin tonton teyzesinin, bayram harçlığı için 3-4 kez kapısını aşındırabilseydim ve yumuk ellerini yine aynı hevesle öpebilseydim... Keşke bayramlık alınınca gösterdiğim tepkimi dolabımda yeni bir kıyafetimde oluyordan ziyade " bu benim bayramlığım bununla dolaşıp bayramlaşacağım ben" sevinciyle haykırablseydim... Akşam hissettiğim o tarifi imkansız heyecanı, başucumda bayramlıklarım ve dilimde "ne olur Allah'ım sabah çabuk olsun" diye ettiğim duamı bugünde aynı coşkuyla edebilseydim... Keşke dualarımda değilde hep yanımda olabil seydin...Bu bayram yanımda olabilseydin... Keşke hiç büyümeyip hala seninle o güzel bayra m sabahlarına uyanabilseydim... Büyümek hiç bu kadar acı vermemişti bana, taa ki bu bayrama kadar!..
Kaç kere geliniyor dünyaya? Kaç kez sevebilir ve kaç kez aşık olabiliriz yaşadığımız sürece? Doğru kim, kim belirliyor doğru insanı? Hem kimin doğrusunu yaşamanın doğru olduğunu kim biliyor ki? Sevdiğimiz insanların iyilikleri için yaptığımız ileri gitmeler bazen bizleri dönülmez yolların çıkmaz sokaklarına götürebilir unutmayalım.
Yeniden öğrenelim sevmeyi, sevmenin engin denizinde hepimiz birer dalgayız, güneşiyle, kumuyla, fırtınasıyla. Ağaca da ihtiyacımız var ekmeğe de suya da……
Ellerimize batacak dikenleri çıkarmak için ihtiyacımız var birbirimize. Yeniden öğrenelim sevmeyi, yol kenarlarına birlikte dikelim rengarenk çiçekleri. Yeniden öğrenelim sevmeyi ve bilelim ki sevgileri barındırarak genişletebiliriz yüreklerimizi.
Yeniden öğrenelim sevmeyi korktuğumuz kötü sonuçlara ragmen...
BEN SENİN YARA BANDINIM DEĞİL Mİ?
Tepede ki kale gibi.. Çünkü odanın birinde kilitli kalmıştım..
Beni Can Kulağıyla Dinler misin?..
Hiçbir anlamı yok hayatındaki güzelliklerin, özündeki müziği dinleyemiyorsan eğer… Geçip gitmekteysen hayattan… Gözündeki hüznü duymadan ritmini tutamazsın yağmurlu bir günde ayakkabılarını boyamak için bekleyen boyacı çocuğun, metroda yürüyen binlerce insanın ayak sesleriyle dakikaları sayamıyorsan eğer o treni hep kaçırırsın. Bu şehrin melodisi de insanları gibi acımasız, gürültüye yakın sokaklardan yükselen nağmeler, hiç es yok, sükûnetten uzak, nezaketi tanımıyorlar bile… Paylaşabileceğin çok şey var, dinlemeyi bilirsen; ama bu şehrin insanlarının dinlemeye vakti yok. Anlatamadıklarını biriktirmeyi seçmişler, kelimeler kabuk tutmuş üst üste… Dinleyebilecek birini bulmayı, anlatmaya değer anılar biriktirmeyi özledim karşılıksız... Seni bulmak istiyorum, biliyorum seninde kabuk tutmuş kelimelerin var paylaştıkça yumuşacık olacak… Zaman kavramı olmadan dinlemek istiyorum en samimi anılarını, anlatmak istiyorum belki de sakin sakin yaşadıklarımı… Minik patileriyle pc'nin üzerinde dolaşan bir kedi gibi cümlelerinin müziğine dalmak istiyorum, her notasına dokunabilmek için söylediklerinin… Seni duymak istiyorum, dinlemeye değer bulmak… Korkmadan yürüyebilirim dikenli yollarda gece gündüz demeden, ayağıma batan dikenleri hissetmeden koşabilirim aşk için… Tek dileğim yolun sonunda beni beklediğinden emin olduğum, güvenli bir çift melek kanadı gibi açılmış kollarının varlığından haberdar olmak, kanayan yaralarıma merhem olacağına inandığım terinle pansuman yapmak… Geceyi yorgan yapmanı istemiyorum üstüme ya da yıldızları benim için kaydırmanı, güneşi karlı dağlar ardından benim için doğuramazsın biliyorum. Hayatın senfonisi kusursuzca sürmekteyken, ben sadece seninle şahit olmak istiyorum bu olanlara tatlı bir kumsalda, özgürlüğüne dokunmadan senin, seni senden koparmadan, sende olanı değiştirmeye çalışmadan kendimi kandırmadan… Seninle tanışmak istiyorum… Teninle tanışmak… Bana sözler verme! Sürprizleri de sevmem zaten, sürprizlerim hep yaşıma yaş ekleyen gerçekler oldu, çok yaşlandım, küçük yaşta tanıştım sürprizlerle… Hediyeler istemiyorum senden, hediyelere boğulan mutsuz kadınlardan değilim, ama biliyorum ki hayatımdakilere sunulmuş şen kahkahalar atan tuhaf bir hediyeyim, beni geri çevirme yeter. Seninle konuşmak istiyorum… Teninle konuşmak… Yalnız gecelerinin karanlık yüzünü kalabalıklardan seçilmiş pırıltılı kelebeklerin simli örtüleriyle örtemezsin… Sessiz sakin bir gecede üşüyen sırtında bir sıcaklık hissedersen, uykuna bekçilik eden duru bir kadın çıkagelmiş sana bilmediğin şeyler anlatıyorsa dinle! "Sen şehvete aşk adını vermişsin, ikisinin arasında ne kadar uzun yol olduğunu bilsen…" O anda senin için atan kalbin ritmini can kulağıyla dinlemiyorsan eğer, sabah asla gerçek olmayacak masmavi bir rüya gördüğünü düşünerek uyanmaya mahkûmsun, geçip gitmektesin hayatın o değerli armağanının yanından, farkında olmadan… Hiçbir anlamı yok hayatındaki güzelliklerin, özündeki müziği dinleyemiyorsan eğer… "Sana anlatacaklarım var, beni can kulağıyla dinler misin???"
Getme kimsesizem men, qal sene qurban Ömürlük hemdemim ol sene qurban Menle şirin danış, menle şirin gül Elensin lebinden bal, sene qurban Getme uzaqlara qal, qal sene qurban Bu dilsiz ağızsız lal sene qurban Menle şirin daniş, menle şirin gül Elensin lebinden bal sene qurban Amandır düşmesin qelbine eğyar Yanağında qara xal sene qurban Eger üz cevirib getsen uzaga Qalmaz aşiqinde hal, sene qurban!
Muhteşem bir ses mükemmel yorum.
*********************************
Ne kadar uğraşsan da anlatamıyorsun duruşunla kimse için, hiçbir sistem için tehlike oluşturmak istemediğini, kedinle uyumaktan ne kadar memnun olduğunu, iş ve ev arasında kendine ayıracak vakit bulamadığını, şehrin ve insanların yarattığı karmaşada kendi iç sesini aradığını...
Sen iç sesini ararken derinlerinde, dış sesler konuşuyorlar hayret verici bir azimle: "Bu yaşa geldin böyle yaşanacak, şu yaşa geldin, şöyle yaşanacak" diye. Herkese konuşuyorlar hem de. Herkese konuşuyorlar ki kimse iç sesini arayamasın. Ve hep aynı telden çalıyorlar gariptir ki. Hayatını nasıl bir çerçevede yaşayacağını dikte ediyorlar, dinle ya da dinleme. Nedenler, sonuçlar, oluşlar hep aynı: "Okulu bitirdin; işe gir o zaman. İşe mi girdin; e evlen artık! Evlenemedin mi? (Vah yazık! Topal mısın?) Evlendin mi? O zamana bir çocuk yap. Bir çocuğun var mı? İkinciyi ne zaman düşünüyorsun, yalnız kalmasın çocuk! (Aman, Allah korusun boşandın mı? Dul hayatı zordur hemen yeni bir koca bul.) Çocuğun büyüsün onu da evlendir bir an önce, sonra o da çocuk yapsın, eh sen de bir ara ölüverirsin."
Hiçbir istisnayı kabul etmeyen mecburi hayat çizgisi bu. Babaannen ölmeden önce mürüvvetini görmek ister mutlaka, 93 yaşına gelmiştir bu azimle, seni her gördüğünde müjdesini bekler ve umudunu kesmez. Teyzeler, halalar, yengeler, kuzenler, kankalar Çevrende alyansını takıp kendi olmaktan geçmiş ne kadar kadın varsa hepsi (evli kadınların kendi aralarında yaptıkları sessiz ve sözsüz bir anlaşmanın gereğince) bekarlık hastalığına çare bulmak için çabalamaktadırlar, düğünde göbek atmak onların en doğal hakkıdır vesselam. Ama sen 30'a merdiven dayamış olmana rağmen hala bir göbek attıramamışındır cemil cümle hatunlara, (15 yaşında bir genç kızken ne kadar umutluydular senden: "Güzel kız bu, hemen evlenir" diye daha o zamandan planlamaya başlamışlardı). Evli kadın güvendedir ne de olsa, onu koruyacak, kollayacak biri vardır başında.
Baban seni kocana teslim etmiş olmanın huzuruyla horlayacak yatağında. Ama sen, sen tutturdun "Ben dünyayı gezeceğim" diye. Çocukken de inatçıydın zaten, herkesin sevdiğini sevmez, bisikletin tepesinden inmez, yağmurdan ıslanmış toprağı kazıp bulduğun solucanları kavanozlarda biriktirir sonra kahkahalar atarak onları tavuklara yedirirdin; bütün çocuklar dondurma için yalvarırken, sen burun kıvırır ağzına bile sürmezdin.
Kimseye anlatamıyorsun tek başına duruşunla kimse için, hiçbir sistem için tehlike oluşturmak istemediğini, kedinle uyumaktan ne kadar memnun olduğunu, iş ve ev arasında kendine bile ayıracak vakit bulamadığını, şehrin ve insanların yarattığı bu kakofonide kendi iç sesi aradığını, anlatsan da anlaşılmıyorsun. Kadınsın işte; konforlu bir ev, hayırlı bir eş, çocuklar, elindekilerin değerini bilirsin. Senin doğal yaşam ortamın dört duvarın arasıdır; ister evde ister ofiste. Bunlar seni hapseden değil koruyan duvarlar. Böyle düşünüyor ötekiler. Kimse senden insanlığı kurtaracak buluşlar yapmanı beklemiyor, kimse senden savaşmanı, mücadele etmeni beklemiyor. Hava kararmadan evinde ol, çocuklarını iyi okullarda okut, hep bakımlı görün, hanım hanımcık ol, macera arama. Ama yetmedi işte! Sen diyorsun ki "Hayatın damarını hissetmek istiyorum, diyar diyar gezip iç sesimi bulmak istiyorum." Çocukken okuduğun kitapta: "Üzerinde en az ayak izi olan yolu seç" diyen cümleyi unutamadın. Herkes okudu o kitabı, herkes sevdi, ama sen başka türlü anladın. Kendi üzerine alındın, sana özel bir mesaj sandın O kadar çok kitap okumasaydın, o kadar çok cümlenin altını çizmiş ve herbirini kendi üzerine alınmamış olmasaydın rahat rahat uyuyacaktınız maaile. Kim bilir ne rüyalar görecektiniz ah Arzu ah, nasıl kurtulacaksın uzak diyarların sevdasından?
Hoşgeldin Eylül
Ne zaman gözlerimin yanıldıgını anlasam, yüregimle baktım...
Ve hiç yanılmadım...
Kendime bir ömür boyu mutluluklar diliyorum. Bunun sonu nereye gider bilemiyorum.. Ama yalnızlığımla birlikte kendime bir ömür boyu mutluluklar diliyorum.
Bugünlerde kelimeler yok,
*****************************************************************
Bir bir söner şehrin ışıkları.İnceltilmiş yalnızlık sözleri salınır;koyu lacivert gecenin koynunda... Yanlızlığın da imitasyonu sürüldü piyasaya diye geçirirsin içinden,gülümsersin.
Eğilirsin.bir kitap alırsın kitaplığın en alt rafından...Okumak isteyip istemediğini bilemezsin. Rastgele karıştırısın sayfaları.Kemirmeye başlar içini,geceyi uzatmak için kurduğun tüm tuzakların boşa gitmesi...Sabahın ilk ışıklarına yakalanmaktan korkarsın.Alelacele bırakırsın kitabı bir sehpaya.Unutursun gece lambasını kapatmayı,yorganı üstüne çekersin... Bilirsin her gidenin bir yere vardığını...
**************************************
Alışma bana,ne yapacagım belli olmaz, bugün varım, yarın birden yok olurum...
|
||||||||||||||||||||||||||||||
|
"Kozanın içi karanlık, zaman zaman hiç çıkış yokmuş gibi görünebilir.
Aslında tırtıl artık kelebek oluyor.
Duraklama artık özgürlüğe dönüşüyor.
Derin değişim böyle bir şeydir işte.
Hayatını şimdiye kadar yönetmiş olan içsel hükümetin yerine
yeni bir rejim gelmiş gibi hissediyorsun.
Bir ihtilal başladı.
Yeni inançlar biçimleniyor.
Dünyanın işleyişine dair yeni anlayışlar oluşuyor.
Korkular serbest bırakılıyor ve aşılıyor.
Kişisel özgünlüğe daha büyük bir adanmışlık gerçekleşiyor.
Hayatımızın geçiş dönemleri
her zaman en zengin dönemlerdir.
Işığa doğru ilerliyorsun.
Karanlıklar geçecek.
Kelebek geliyor.
Tırtıl ebediyen o kozada kalamaz.
Vakti geldiğinde kelebek çıkmak zorunda.
Doğanın saati senin saatinle paralel değildir."
|
"...Bir kadını aglatırken çok dikkat edin, çünkü Tanrı gözyaşlarını sayar!
Kadın erkegin kaburgasından yaratıldı, ayaklarından yaratılmadı, öyle
olsaydı ezilirdi; üstün olmasın diye başından da yaratılmadı.
ama göğsünden yaratıldı, eşit olsun diye;...kolun biraz altından
korunsun diye....kalp hizasından SEViLSiN diye...
Ne kadar değişmişsin ben görmeyeli,
Ellerin güzelliğini kaybetmiş nasırdan,
Hüzün rengi almış saçlarının her teli
Gözlerine gölgeler düşmüş kahırdan,
Gözlerin ki, gördüğüm gözlerin en güzeli
Ne kadar değişmişsin ben görmiyeli
Böyle mahsun kederli değildin eskiden
Fıkır fıkır gülerdi gözlerinin içi
Dudakların nemliydi sevgiden, arzudan
Yapraklarına çiğ düşmüş karanfiller gibi
Baygın kokusuna anılarla beraber giden
Böyle mahsun kederli değildin eskiden
Sevdiklerin vefasız mıydı bu kadar
Ağlamaktan mı karardı gözlerin
Bir zamanlar göz yaşını sevmezdin
şimdi neden yaşardı gözlerin
Hasta mısın, yorgun musun nen var
Sevdiklerin vefasız mıydı bu kadar
Arzular vardır bilirsin anlatılamaz
Eskisi gibi kalsaydın ne olurdu
Taptaze,kar gibi beyaz
Keder sana yakışmıyor gül biraz
Arzular vardır bilirsin anlatılamaz...
Eğer, hayatınızın herhangi bir an'ına gidip
orada sonsuza dek kalacaksınız deseler yalnızca iki şeyden birini seçmek isterdim.
Biri, o çocukluğun bahçesindeki ağacın dalına asılı salıncakta sallanırken...
Öteki, bütün hayatım boyunca en çok sevdiğim adamla öpüştüğüm ilk gün...
Herkes aşık olmanın ortak dilini bulup yazmaya çalışıyordu.
Ama aslında bu kadar basitti işte; Birini öptüğünde salıncakta sallanır gibi hissediyorsan aşıksın."
Kürşat Başar
|
FİLOZOF VE FELSEFECİLERE GÖRE AŞK
BENCE EN GÜZEL OLANI (sevdiğinizin kulağına fısıldadadıgınız)
SİZE AİT OLANDIR....
SANIRIM BU KONUDA EN GÜZEL SÖZÜ ÖZDEMİR ASAF SÖYLEMİŞ
‘’BİR AŞKI ANLAMAK İÇİN BİR ÖMÜR GEÇİRECEKSİN’’’DİYE
Aristo Tales:
Bailey:
Balzac:
Basta:
Jacob Boehme:
Duclos: hayir"
Antoine Bret:
Fenelon: sürüklenmektir."
Freud:
Victor Hugo:
Montaigne:
Newton:
Cenap Sehabettin:
Shakespeare:
Mevlana:
Mu-Ti:
Pascal:
|
|
Sarp ve kayalıktır sevginin yolları, Ama içinize ateş düştü mü izlemekten geri durmayın, Gerçi sözleri düslerinizi darmadağın edebilir, Ama sizinle konustuğu zaman yine de ona inanmamazlık etmeyin, Cünkü başınıza tacı oturtacak olan da, Sizi carmıha gerecek olan da sevgidir, Tıpkı püsküllerin mısırı sarışları gibi sevgi de sizi kendisine sarar, Soyunmanız ve önünde cıplak kalmanız için sizi zorlar, Bembeyaz kesinceye dek evirir, çevirir, acı verir caniniza, Boyun eğdirinceye dek ezer, yoğurur sizi, Sevgi tüm bunları başarır, yeter ki siz kalbinizin sirlarini ögrenin, ve bu yolla Hayatın yüreğinden bir parça olun, Ama diyelim ki korkulara kapılmışsınız, Ve sevgiden salt bir huzur ve zevk bekliyorsunuz, O zaman bir an önce cıplaklığınızı örtün ve sevginin zorlu düzeninden uzaklaşıp Mevsimleri olmayan bir dünyaya sıgının daha iyidir, Karşısındakine kendinden başka birşey vermez Sevgi, Ve kendinden başka hiçbirşeyi geri almaz, Çünkü sevgi kendi kendini bütünler ve kendi kendine yeterlidir, Sevginin kendini mutlu etmekten öte hiçbir arzusu yoktur,
Ama eğer sevgiye kapılmışsanız ve tutkularınız olsun istiyorsanız,
Sunları kendinize seçin;
Tutkunuz,sevginin içinde erimek olsun,
Tutkunuz,aşırı duygusal davranışların getireceği acıları tanımak olsun,
Tutkunuz,kendi Sevgi anlayışınızla kendinizi vurmak olsun, Varsın istekle ve coşkuyla aksın kanınız,
Tutkunuz,kanatlanmış bir yürekle sabaha gözlerinizi açıp sevgi dolu bir güne başlayabiliyor olsun teşekkur etmek olsun,
Tutkunuz,gün öğleye eriştiğinde oturup sevginin heyecanını düşünmek olsun,
Tutkunuz,gün akşama erdiğinde evinize minnet dolu bir yürekle dönebilmek olsun,
Ve yüreğinize gömdüğünüz sevgili için iyi birşeyler dileyip yatın;
Dudaklarınızda onu yücelten bir şarkı olsun...
|
|
Ne demiştik bu aşka!
|
|
ACI ÇEKMEK ÖZGÜRLÜKSE
ÖZGÜRÜZ İKİMİZDE...
Yalnızlık yorucudur, yalnızlık ağır. Yalnızlık insanı kendine bırakır. Bir insanın kendisiyle yaşamasını öğrenmek çoğu zaman bir yabancıyla yaşamasını öğrenmesinden daha zordur. Yalnız insan, kendi kalabalıklarla iyi geçinmesini öğrenir. Evin kapısını hep anahtarla açmaktır yalnızlık, kahveyi hep kendin yapmaktır.
Yalnızlık varlığında sıkıcı olan, yokluğunda üzücü olan ama aslında pek de sevilmeyen bir sevgilidir. Var olanların kurtulmak, yok olanların sahip olmak istedikleri belalı adamdır yalnızlık.
Yalnızlık adı üstünde yalındır, insanın en yalın en saf halidir. Yalnızlık tanıksız yaşamaktır her şeyi. Ardında hiçbir tanık bırakmadan geçip gitmektir hayatın içinden. Yalnızlığın en büyük tanığı sessizliktir ve çoğu zaman bozmak istemez yalnız insan sessizliği... Kapısı ağırdır yalnızlığın, bir kere kapandı mı tek başına açmak güçtür...
Bomboş bir tiyatrodur yalnızlık. Tek kişilik bir oyundur hayat ve perdeyi hep yalnız kapatırsın.
Günlerden bir gün Kirlangicin biri bir adama asik olmus. Ve adamin penceresinin önüne konup adama söyle demis: |
|
"AŞK NEDİR?
YUNANLI OZAN ARISTOPHANES TAAA 2400 YIL ÖNCE ARKADAŞLARIYLA BUGÜNKÜ TEMEL SORUNLARIMIZDAN BİRİNİ TARTIŞMIŞTI VE İNSANLIĞIN EBEDİ İLİŞKİSİ OLAN AŞKI ÖZETLE ŞÖYLE ANLATMIŞTI;
İNSAN İLK BAŞTA DÖRT ELE DÖRT AYAĞA SAHİPTİ. BİRBİRİNE ÇOK BENZEYEN İKİ YÜZÜ, DÖRT KULAĞI VE İKİ CİNSEL ORGANI VARDI. AMA O, HER ŞEYDEN ÖNCE BİR HERMAFRODİT İDİ. DAİRE BİÇİMİNDE HIZLA HAREKET EDEBİLİYORDU. SON DERECE GÜÇLÜ VE KUVVETLİ OLDUĞUNDAN TANRILARA BİLE YAKLAŞMAKTAN ÇEKİNMİYORDU. ZEUS BUNU ASLA AFFETMEDİ. TANRILARIN TANRISI BU YÜZDEN İNSANI TIPKI AT KILIYLA YUMURTA BÖLER GİBİ ORTADAN İKİYE AYIRDI. İKİ YARI O ZAMANDAN İTİBAREN BİRBİRİNİ ÖZLEMEYE BAŞLADI VE KOLLARINI BÜYÜK BİR İSTEKLE BİRBİRİNE DOLADI. İŞTE AŞK BU KADAR UZUN BİR ZAMANDIR İNSANLARIN İÇİNE İŞLEMİŞTİR. TEK BİR PARÇADAN AYRILDIĞI İÇİN İNSAN "YARIM CANLIDIR" VE BU NEDENLE SÜREKLİ İKİNCİ YARISINI ARAR DURUR."
|
|